Reha Yünlüel 
Translator

on Lyrikline: 21 poems translated

from: turco, francês to: francês, inglês, turco

Original

Translation

hayvan pazarı

turco | Reha Yünlüel

peşimdesin
gözlerin faltaşı
kürkümün peşindesin etimin sütümün yağımın
dölümün peşindesin tırnaklarımın derimin
kıllarımın peşindesin boynuzlarımın
dişlerimin canımın
ne pahasına olursa olsun
beni yakalayacak yüzecek yolup ütecek
kesip pişirip kızartıp yiyeceksin kanımı içecek çorbamı
yatağına yorgan yapacak üstüne kılık kıyafet
dişlerimden kolye bilezik halhal ayıklayıp
ayıklayıp teleklerimden yelpaze
kellemden tablo ya da gece lambası korkuluk ya da
dolduracaksın içimi bir güzelce de evine süs pus
odana halı sandalyene koltuğuna post
ya da yalnızca deneyecek
ilaçlarını deneyeceksin hastalıklarını
mutsuzluklarını silahlarını bombalarını
kurutacak tütsüleyecek tuzlayacaksın
konserveleyecek donduracak
öğüteceksin de hayvanlarına yem
kedine köpeğine kuşuna balığına
köleleştireceksin sergileyecek
bekçin polisin edeceksin jandarman gardiyanın
avcın edeceksin savaşacak askerin maşan
senin için uçacak yüzecek yakalayıp getirecek
saklandığı deliğinden çıkaracak
mektubunu götürüp getirecek postacın
eğlendirecek maymunun papağanın seni gül gül güldürecek
bir küçük okşamaya bir küçük
çok sevip ya da sevmeyip ama hep övünüp
tepe tepe kullanacaksın
haklar verip haklar silip
keyfince kısırlaştıracaksın keyfince dölleyecek
keyfince alıp satacak keyfince
özgür kılacak ve öldüreceksin
çok para kazanacaksın sırtımdan çok sevap
tanrılarına kurban edeceksin sanrılarına
beni sana ihsan edene
çok dua edecek
beni sana nîmet kılana
seni bana tanrı yapan sana
çok

ama çok

© Reha Yünlüel
from: Natama (Şiir ve Eleştiri Dergisi), S. 36, s. 16-17
İstanbul: Natama dergi, Ekim-Aralık 2022
ISBN: 977214745000036
Audio production: Reha Yünlüel, 2022

marché aux bestiaux

francês

tu me poursuis

les yeux exorbités

tu me poursuis pour ma fourrure ma viande mon lait ma graisse

tu me poursuis pour ma semence mes ongles ma peau

pour mes poils mes cornes

mes dents mon être

à n’importe quel prix

tu m’attraperas m’écorcheras me plumeras me bucleras

tu me mangeras en me découpant rôtissant grillant tu boiras mon sang ma soupe

tu feras de moi une couverture pour ton lit des habits pour toi

tu écosseras mes dents pour en faire un collier une chaînette à ta cheville

de mes plumes écossées tu feras un éventail

de ma tête tu feras un trophée un abat-jour ou un épouvantail

tu m’empailleras pour orner ta maison

un tapis pour ta chambre une peau pour ta chaise ton fauteuil

ou bien tu essaieras sur moi

tes remèdes tes maladies

tes malheurs tes armes tes bombes

tu me sécheras me fumeras saleras

me conserveras me congèleras

me broieras pour nourrir tes animaux

pour ton chat ton chien ton poisson ton oiseau

tu m’asserviras m’exposeras

tu feras de moi ton veilleur ta police ton gendarme ton gardien

ton chasseur ton soldat pour aller à la guerre ton homme de main

qui volera nagera attrapera et te rapportera

qui débusquera sa proie de son trou

ton facteur qui livrera ton courrier

ton singe pour te distraire ton perroquet pour te faire rire aux éclats

en échange d’une petite caresse d’une petite

m’aimant ou me haïssant mais toujours fier de moi

tu m’exploiteras jusqu’au bout

en me donnant des droits et en les effaçant

à ta guise tu me castreras ou m’accoupleras

tu m’achèteras me vendras à ta guise

tu me libéreras et me tueras

tu feras beaucoup de fric sur mon dos beaucoup de bonnes actions

tu me sacrifieras pour tes dieux pour tes délires

tu les prieras tant

pour m’avoir donné à toi

pour m’avoir mis à ton service

tu te béniras pour avoir fait de toi mon dieu

tant


autant

traduits par Belkis Sonia Philonenko du turc au français, avec la collaboration du Reha Yünlüel. in Écrit(s) du Nord, No: 43-44 / 2023, Éditions Henry (/la rumeur libre), p. 98-99

ses

turco | Reha Yünlüel

kulaktan kulağa
simsiyah bir halıyla kaplattığım
yüzümde,
nerden çıktığı belli olmayan
bir ses dinleniyor
ısıtan ortalığı
serin bir bahar sabahı

göz kırpımı kadar bir zamanda
yaklaşıyor seslerimiz birbirine
bir kırpıyoruz gözümüzü
bir daha açmıyoruz

yere bırakılmış
kalplerin üstünde
dansediyoruz
yere bırakılmış
ve unutulmuş
kalplerin...

sana dağlarımı anlatıyorum
günlerce, gecelerce
içimdeki yanan ateşleri
ateşlerin dağlardaki kırık yankılarını,
ateş böceklerini,
bana ihânet eden ben'leri,
çeteleri, kaatilleri, hırsızları,
gözlerimle...

bir büyü yerleşiyor
parmak izlerimize
gizlice

soru işaretlerinden bıkkın gözlerim
sükûnetin o sâkin limanını arıyor gözlerinde
sükûnetin o sâkin limanını

soru işaretleri
birbir çalıyorlar
aramızdaki büyüyü
korkuyorum!
ellerimi bir çift yumruk hâlinde
koltuk altlarıma saklıyorum!

soru işaretleriyle
birer mil çekiyorsun yavaş yavaş gözlerime
kör oluyorum!
bir karanlık odada
seni
el yordamıyla
seviyorum.

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

la voix

francês

une voix surgissant de nulle part

s’attarde sur mon visage

   que j'ai fait tendre de tapis noir

   d'une oreille jusqu’à l'autre

      et réchauffe les alentours

         un matin doux de printemps


nos voix s’effleurent

le temps d'un clin d'œil

   nos yeux clignent

   et ne s’ouvrent plus


nous dansons sur les cœurs

délaissés sur le sol

   sur les cœurs

      abandonnés

         et oubliés

je te raconte mes montagnes

-jour et nuit-

   les feux allumés en moi,

   leurs échos qui se brisent dans la vallée,

   les lucioles,

   les « Je » qui me trahissent

   les bandits, les assassins, les voleurs,

avec mes yeux…


la magie s’infiltre

dans nos empreintes digitales

furtivement


mes yeux lassés de points d'interrogation

cherchent le port paisible de la sérénité

dans les tiens

   le port paisible de la sérénité


les points d'interrogation

qui un par un

ont volé entre nous

la magie

   j'ai peur !

      je cache mes mains serrées en poing

      sous mes aisselles !


lentement tu passes

les points d'interrogation

au fer rouge devant mes yeux

je deviens aveugle !

   dans une chambre noire

      je t'aime

         à tâtons

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

sevişme günlüğü s. 1

turco | Reha Yünlüel

                           işi olmayan giremez!

not defterlerinde unutulan bir ad mıydın yoksa
ya da bir bulmacanın soldan sağa satırında
bir türlü bulunamayan bir ülke

sevişme günlüğümde
böyle anlatmıştım işte seni.

sevişme günlüğüm!
ilk sahifesinde
'işi olmayan giremez' yazılı
bir levha koyduğum,
her sayfasını doldurduktan sonra
güneşte sararttığım hayatım!

sana hiç söylemedim ama
ben sevişmelerimin toplamıyım

burnuma kokunu bıraktığında
son sayfasını açardı günlüğümün,
tedirgin bir rüzgâr
giderken

sen girdikten sonra
sarı yapraklarımın arasına
bilmiyordun
-ve hiçbir zaman da bilmedin!-
aslında bir öpücük hırsızının
kanatsız sandığını kurcaladığını!

ve hiçbir zaman bilmeyeceksin
tüm işi,
geceleri,
telefon rehberlerindeki
yalnız numaraları aramak olan
bir umut döşeme atölyesindeki
şefliğimi!

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

journal intime d'amour : p. 1

francês

           interdit sauf aux personnes concernées


étais-tu un prénom oublié dans les agendas

ou bien un pays introuvable

dans une grille de mots croisés


je t'avais racontée comme ça

dans mon journal intime d'amour


mon journal intime d'amour !

sur la première page duquel

j'ai mis un panneau :

"interdit sauf aux personnes concernées"

mon journal intime d'amour !

après avoir rempli chaque page

de ma vie qu'au soleil j'ai fait jaunir


je ne te l'ai jamais dit mais

je suis la somme de mes amours


quand le vent hésitant

me laissait ton odeur

en partant

il ouvrait la dernière page

de mon journal,


après être entrée

parmi mes pages jaunes

tu ne savais pas

-et tu n'as jamais su non plus-

que tu fouillais en fait

la malle sans ailes d'un voleur de baisers


et tu ne sauras jamais

que je suis le tapissier en chef d'un atelier d'espoir

dont le travail est d'appeler

les numéros esseulés

dans les annuaires

la nuit

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

BEDEN DİLİ

turco | Metin Celâl

hayatımızdaki rolünü bilmek istiyordun
gözlerinden okunuyordu birine güvenme isteğin
sade, süssüz, biraz kendinden emin
soruyordun komşu çocukları gibi hınzır;
- birinci derece tanıklıklarda kanar mı tüm yaralar

çok kullanılmaktan yorgun sözcükler geziniyordu aramızda
yaşıyorduk gelecek zaman kipinde, unutup geçmişi ve bugünü
biliyordun seni benden başka dinleyen yok
asla kurtulamayacaksın aile bağlarından

oysa kırılan, kopan çok şey vardı yakınlıklarda
pencere önünde unutulmuş bir saksı
dudağının ucunda söylenmeyi bekleyen akraba adları...
inanmayı başarıp, rahatlardın her insan gibi;
-aile içinde affedilmeyecek suç yoktur

4.4.99

© Metin Celâl

Le Langage Du Corps

francês

tu voudrais connaître ton rôle dans notre vie

simple, sans ornement et un peu sûre de toi

tu demandais comme les enfants des voisins, fripons;

- est-ce quíelles saignent, lors des témoignages au premier degré*, toutes les

                                                                                                        blessures?


les mots fatigués díêtre trop utilisés se promenaient entre nous

tu níéchapperais jamais à tes liens familiaux


mais il y avait beaucoup de choses qui se brisaient, qui se rompaient parmi les               

                                                                                                              proches

un pot oublié devant la fenêtre


au bout de tes lèvres, les prénoms des tiens attendent díêtre prononcés

tu te soulageais comme chaque personne en pouvant croire;

- il níy a aucun délit impardonnable dans la famille



* " témoignage au premier degré" est utilisé pour un témoin direct díune scène

Traduit par Reha Yünlüel et Pascale Gisselbrecht

HİÇ DEĞERİM YOKMUŞ

turco | Metin Celâl

kötü haber kolay yayılır vücuda
sesinin bıraktığı izler
sıradanlık ve yineleme
caydırır beni acıyan bakışların

iyiniyet yetmedi hiçbir zaman
topuk seslerinden yansıyan kararlılık
denge kalmadı yaşamla ölüm arasında
kalmadı acil durumda sarılacak cansimitleri

elimde "unutma beni" çiçekleri
bir şarkı arıyorum anıları canlandıracak
dağbaşı yalnızlıkları, dere kenarı sohbetleri
oysa benim hiç köyüm olmadı
şehirli ve yetimdim senin gözünde

küçümsedin tüm yaptıklarımı
dinlenmeye değer dertlerim yoktu
incir çekirdeğini doldurmaz sıkıntılar
şemsiyeli ve aşırı tedbirli bir zavallı, o kadar

bir anda çıkıverdin hayatımdan
sanki hiç yokmuşum, hiç tanışmamışız
çınlamamış kahkahalarımız dostluğun tadıyla
geceden kalma acı bir tadmışım gibi, unutuverdin

4.4.2000

© Metin Celâl

Donc je ne vaux rien!

francês

la mauvaise nouvelle se répand facilement dans le corps

les traces que ta voix a laissées

la banalité et la répétition

il m'en empêchent, tes regards souffrants


elle ne te suffit jamais, la bonne foi

la décision reflétée par les sons des talons

il n'y a plus d'équilibre entre la vie et la mort,

de gilet de sauvetage qu'on puisse étreindre en cas d'urgence


dans nos mains, les "ne m'oublie pas"*

je cherche une chanson qui va raviver des souvenirs

les solitudes montagnardes, les conversations au bord du ruisseau

mais je n'étais d'aucun village

j'étais citadin et orphelin dans tes yeux


je n'avais pas de souci méritant d'être écouté

les ennuis qui ne remplissent pas les pépins de figues**

un pauvre avec son parapluie et trop prudent, c'est tout


tu es sortie de ma vie tout d'un coup

comme si je n'y étais jamais été

comme si nous ne nous étions jamais rencontrés

nos rires n'avaient pas retenti avec le goût de l'amitié

comme un goût amer qui reste de la nuit, tu as oublié


* "ne m'oublie pas" est nom du myosotis en turc.

** "qui ne remplit pas de pépins de figues" est une expression en turc qui désigne les choses peu importantes, futiles, telles les petits soucis, les tracas,

Traduit par Reha Yünlüel et Pascale Gisselbrecht

KÜÇÜK ŞEYLERİN TEDİRGİNLİĞİ

turco | Metin Celâl

karların altına saklandığında
bir garip tona bürünür bedenin
susuz kalmış güvercin bakışlı
mağrur ve yalnız gülüşün

kararlıydık birlikte çürümeye
ortak olacaktık tüm suçlarda
terkettin manzarayı, gittin
yerini dolduramadı düşler

gözler kapalı, dudakuçlarında mırıltılar
kimbilir hangi duaya süzülüyor
eski fotoğraflardan kalma amcalar
silerek adımızı belleklerden ya da yalnış yazarak

sonunda yaşlanır yalnız kalırım diyordum
sevmeye yetenekli günlerde savrulup
kendinin sırrına erenlerin umarsızlığıyla
unuturum hayatın yorucu uğultusunu

kalkmaya hazır halk otobüsü
ve zamanı dolmuş bir paso
izin vermedi durup düşünmeye
geçip giden ne, bir sözcük bile olamayan

2.2.2000

© Metin Celâl

L'inquiétude des petites choses

francês

quand tu es cachée sous la neige

il se revêt d'une nuance étrange, ton corps

il a un regard de pigeon assoiffé

seul et fier, ton sourire


nous étions déterminés à pourrir ensemble

nous serions complices pour tous les crimes

tu as laissé le paysage, tu es partie

les rêves n'ont pas pu combler ta place


les yeux sont fermés; au bout des lèvres, des murmures

qui sait vers quelle prière ils planent

les messieurs qui restent des vieilles photos

en effaçant nos prénoms des mémoires ou en écrivant seul


je me disais je vieillis finalement, je reste seul

je me dispersais, les jours où j'étais capable d'aimer

je pourrais oublier le bourdonnement fatiguant de la vie

comme les gens comprennent les secrets d'eux-mêmes en vain


le bus public prêt à partir

et un abonnement périmé

ne m'ont pas permis de réfléchir

qu'est-ce qui passe, ça ne peut même pas devenir un mot

Traduit par Reha Yünlüel et Pascale Gisselbrecht

YALNIZIM, YALNIZSIN, YALNIZIZ

turco | Metin Celâl

kimse içimdeki boşluğu görmüyor
bir adresi yitirmek neler hissettirir insana
kalp atışlarından uzak olmak
soluğunda duyamamak mevsimleri, düşünmüyor

çok şey bilmenin hoş karşılanmadığı zamanlardayız
ciddiye alınmıyor sorularımız
gün afrikalı kalmaya kararlı
bu dünyadan olmamak da yetmiyor

ve siz geliyorsunuz, sarı elbisenizle bir silüet
hayatımdaki eksikleri gösteriyorsunuz
küçülüp silikleşiyorum, hafifliyor bedenim
yalnızlığım dağılıp çoğalıyor sesinizde

ben artık sadece kuşların şarkısını dinliyorum

9.9.99

© Metin Celâl

Je suis seul, tu es seul(e), nous sommes seuls

francês

personne ne voit le vide en moi,

que fait ressentir la perte d'une adresse

l'éloignement des battement d'un coeur

les saisons qu'on ne saisit dans sa respiration, on n'y prend garde


nous sommes dans l'époque ou l'on ne tolère pas les connaissances

nos questions ne sont pas prises au sérieux

la nuit est décidée à rester africaine

il ne suffit pas non plus de venir de la terre


et vous venez, avec votre habit jaune une silhouette

vous me montrez les manques dans ma vie

je deviens flou en devenant petit, mon corps se fait léger

ma solitude se disperse et croît dans votre voix


je n'écoute plus rien sauf les chants des oiseaux


9.9.99

Traduit par Reha Yünlüel et Pascale Gisselbrecht

DALGACI MAHMUT

turco | Orhan Veli

İşim gücüm budur benim,
Gökyüzünü boyarım her sabah.
Hepiniz uykudayken.
Uyanır bakarsınız ki mavi.

Deniz yırtılır kimi zaman,
Bilmezsiniz kim diker;
Ben dikerim.

Dalga geçerim kimi zaman da,
O da benim vazifem;
Bir baş düşünürüm başımda,
Bir mide düşünürüm midemde,
Bir ayak düşünürüm ayağımda,
Ne haltedeceğimi bilemem

© Yapi Kredi Yayinlari
Yapi Kredi Yayinlari, 1951
Audio production: Yapi Kredi Publishing

Pierrot dans la lune

francês

Je n’ai qu’une préoccupation

Chaque matin je peins le ciel

Pendant que vous dormez.

Et à votre réveil vous le trouvez

Tout bleu

 

La mer se déchire parfois

Vous ne savez pas qui la recoud

C’est encore moi.

 

Parfois aussi je suis dans la lune

Ça c’est mon devoir ;

Et puis j’imagine que

J’ai une tête dans ma tête

J’ai un ventre dans mon ventre

J’ai un pied dans mon pied

Alors, je ne sais plus quoi faire

traduit par Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel

hayvan pazarı

turco | Reha Yünlüel

peşimdesin
gözlerin faltaşı
kürkümün peşindesin etimin sütümün yağımın
dölümün peşindesin tırnaklarımın derimin
kıllarımın peşindesin boynuzlarımın
dişlerimin canımın
ne pahasına olursa olsun
beni yakalayacak yüzecek yolup ütecek
kesip pişirip kızartıp yiyeceksin kanımı içecek çorbamı
yatağına yorgan yapacak üstüne kılık kıyafet
dişlerimden kolye bilezik halhal ayıklayıp
ayıklayıp teleklerimden yelpaze
kellemden tablo ya da gece lambası korkuluk ya da
dolduracaksın içimi bir güzelce de evine süs pus
odana halı sandalyene koltuğuna post
ya da yalnızca deneyecek
ilaçlarını deneyeceksin hastalıklarını
mutsuzluklarını silahlarını bombalarını
kurutacak tütsüleyecek tuzlayacaksın
konserveleyecek donduracak
öğüteceksin de hayvanlarına yem
kedine köpeğine kuşuna balığına
köleleştireceksin sergileyecek
bekçin polisin edeceksin jandarman gardiyanın
avcın edeceksin savaşacak askerin maşan
senin için uçacak yüzecek yakalayıp getirecek
saklandığı deliğinden çıkaracak
mektubunu götürüp getirecek postacın
eğlendirecek maymunun papağanın seni gül gül güldürecek
bir küçük okşamaya bir küçük
çok sevip ya da sevmeyip ama hep övünüp
tepe tepe kullanacaksın
haklar verip haklar silip
keyfince kısırlaştıracaksın keyfince dölleyecek
keyfince alıp satacak keyfince
özgür kılacak ve öldüreceksin
çok para kazanacaksın sırtımdan çok sevap
tanrılarına kurban edeceksin sanrılarına
beni sana ihsan edene
çok dua edecek
beni sana nîmet kılana
seni bana tanrı yapan sana
çok

ama çok

© Reha Yünlüel
from: Natama (Şiir ve Eleştiri Dergisi), S. 36, s. 16-17
İstanbul: Natama dergi, Ekim-Aralık 2022
ISBN: 977214745000036
Audio production: Reha Yünlüel, 2022

livestock market

inglês

you chase me

with bulging eyes

you chase me for my fur my flesh my milk my fat

you chase me for my seed my nails my skin

for my hair my horns

my teeth my being

whatever the price

you’ll catch me skin me pluck me burn off my hair

eat me carving me roasting grilling you’ll drink my blood my soup

weave a blanket from me for your bed make clothes for yourself

you’ll shell my teeth to make a necklace a bracelet a chain for my ankle

with my shelled feathers a fan

with my head a trophy a lampshade or a scarecrow

you’ll stuff me to adorn your house

a rug for your room a pelt for your chair your armchair

or you’ll try on me

your drugs your diseases

your misfortunes your weapons your bombs

you’ll dry me smoke me salt me

preserve me freeze me

grind me to feed your pet

your cat your dog your fish your bird

you’ll enslave me exhibit me

make me your watchman your policeman your cop your guardian

your hunter your soldier to go to war your henchman

who’ll fly and swim and catch and bring back

who’ll flush the prey out of its hole

your postman who’ll deliver your mail

your monkey for fun your parrot to make you LOL

for a little pat a little one

loving me or hating me but always proud of me

you’ll exploit me to the end

giving me rights erasing rights

at your leisure you’ll castrate me or mate me

you’ll buy me sell me at your leisure

you’ll set me free and kill me

you’ll earn a lot of money on my back

you’ll do a lot of good deeds

you’ll sacrifice me for your gods for your delusions

you’ll bless them so much

for having given me to you

for putting me at your service

you’ll bless yourself for making you my god

so much


that much

english version : Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel (thanks to Banu Gürsaler Syvertsen & Wendy Harrison -Translators of Norwegian Literature)

amorti

turco | Reha Yünlüel

biletimi,
kör bir piyangocunun
titreyen ellerinden çekiyorum
savrulmuş hayâtıma bir amorti vursa
bu, en büyük ikrâmiye bana!

sen'lerden örülmüş bir duvarın kenarından yürüyorum
sen'lerden örülmüş o duvara tutunarak
yalnızlıklardan kaçıyorum güyâ
yalnızlıklarıma birer dâvetîye gönderirken

ben o sen'leri bölüyorum
o sen'ler beni
bölük pörçük hayatımı
iliklemeye çalışıyorum beceriksiz ellerimle!

yamalı bir kum torbasına dönmüşüm
kendimi dövmekten geliyorum
bir iş dönüşü saati
yorgunum, bitkinim
dargınım kendime!

cevapları kendi içinde saklı sorguların
binlerce soruya gebe bakışlarında
bir sümüklüböceğin kabuğunu sürüklediği çaresizlikte
yediyorum kendimi
bir kaplumbağanın "evim" dediği heyecanda
taşıyamıyorum artık bedenimi!

kendimi ispiyonluyorum
bir câsûsun kurşuna dizilme hakkını
görebilmek için kendimde

terâzî burcundan gündönümlerinde
akşamdan kalma yorgun bir gündüzün sarhoşluğu,
kazandığı savaşlardan topladığı madalyaları
ağlayarak sayan bir askerin gölgesiyim

ahh!
göz özü görmeyen bir havada
fâreli köyün kavalcısını arıyorum:
ömrümün kalan kısmına hükümlü
peşînâtsız dört taksit sudan ucuz üç kuruşluk acılarımı
dökmesi için denize!

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

le gros lot

francês

je tire un billet de loterie

à la main tremblante

d'un vendeur aveugle

si je l’amortis

pour ma vie perdue

j’aurai tiré le gros lot


je marche le long d'un mur maçonné de toi

en me tenant à lui maçonné de toi

je m'évade de la solitude, je crois

quand je lui envoie une invitation


je fragmente ces "toi"

que me fragmentent, moi

j'essaie de boutonner ma vie rapetassée

de mes mains maladroites


je suis comme un sac de sable rapiécé

je reviens de me battre

à l'heure de pointe

je suis fatigué, épuisé

je m’en veux à moi-même !


dans le regard enceint de milliers de questions

les réponses sont enfouies en elles

je me tire moi-même en désespoir

comme l'escargot tire sa coquille

je ne sais pas porter mon corps

comme la tortue heureuse en sa maison


je m'espionne moi-même

pour avoir le droit d’être fusillé

comme espion


dans l'équinoxe de la balance

je suis l'ivresse d'un jour à la gueule de bois

je suis l'ombre d'un soldat

qui compte en pleurant ses médailles

moissonnées dans les guerres remportées


oh!

par temps de brouillard

je cherche le joueur de flûte du village aux rats :

pour qu'il jette à la mer mes peines de quat’sous,

bon marché, payables en quat'fois sans avance

et condamnées à perpétuité

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

18'ine rövaşata

turco | Reha Yünlüel

                     Yakup Naziff'e...

işte bir devir kapandı oğlum
özgür ve bağımsız olduğunu
ilân ediyor bas bas Medenî Kânun
al işte hakların hayrını gör
güle güle kullan rüştünü
bunlar ödevlerin
şunlar yükümlülüklerin
onlar da sorumlulukların
kânun bu itekliyor işte
hesabına hepiciğini
sen de tadacaksın vatandaşlık denen
ne menem zanaatın tüm meşakkatini
bak bu tamtakır kuru bakır anahtarın

işte bir devir kapandı oğlum
yamyamlar âlemine nâhoşgeldin
öylesine acımasız ve hâin etrafın
bir cangılın tam göbeğinden geçen patikanda
havaî kelebekler hamarat karıncalar
kikirik balarıları rehber yunuslar râzı filler
anlamış kaplumbağalar şakacı lamalar
seyyar umut tâciri papatya falcısı uğurböcekleri
ile karşılaştığın denli
aç çakallar hin sırtlanlar iğnesi bileyli akrepler
horozlarla arası nanemolla tilkiler
sarmaşdolaş boalar şakî kurtlar dallama maymunlar
helvacı sabırlı korukçu örümcekler papağan kılıklılar
ile de ille de rastlaşacaksın
ama onlar has hayvan
niyetleri tıynetleri doğaları net
epleri top topları ep
tek dertleri nesillerini
idâmeden ibaret
en büyük düşmanın
hayvanlar âleminin yüzkarası
eşkâli cibilliyetsiz insandır oğlum
kaptırmadan bacağını
kanadını kolunu
yoldurtmadan teleğini tüyünü
çaktırmadan dikizle
öteni berini sağını solunu
elinden bırakma
asla dosdoğrunu
al bu da zülfıkârî kristal anahtarın

işte bir devir kapandı oğlum
gönlünü daha çok çelecek
para mal mülk renk ve ışık
hoş bedenler işveli bakışlar
aşk güzel bir attadır oğlum
aşka meşkin bini bir para
güç boy pos endam iktidar
marka etiket son model moda
avucunun içine alacak seğiren gönlünü
kapının önünde bekleyen
çağrılmayan taksiye bir bak hele
eni borç boyu harç
taksitierarası gönüllü köleliğe
hoş gelmedin safâlar getirmedin
kul köle olma sakın da sakın oğlum
al bu da ak ile karaya bulanmış taş anahtarın

işte bir devir kapandı oğlum
beline bağla da bu 3 anahtarı kaybolmasın
ipleriyle kuyulara inecek
kuyulardan çıkacaksın
dağlar tepeler aşacak
zirvelere basacaksın
uçurumlardan geçecek
çıkmazlardan kaçacaksın
kapılar açacak
kapılar kapayacaksın
alnın açık ömrün ziyâde
yolun mutlu olsun
çarçur etme hovardaca
allah bilir kaç kontörlük ömrünü de
her dâim dik tut kuyruğunu oğlum

© Reha Yünlüel
from: iç. Akatalpa, S. 255 / Mart-2021, s. 5
Audio production: Reha Yünlüel, 2021

le retourné acrobatique des 18 ans

francês

                                            pour Yakup Naziff...


et voici qu’une époque tire à sa fin mon fils

libre et indépendant tu deviens

le Code Civil le proclame bien haut

voici donc tes droits qu’ils te soient favorables

reçois tous nos souhaits de bonne majorité

voici tes devoirs

voilà tes obligations

et là encore tes responsabilités

la loi les poussent

sur ton compte

toi aussi tu vas goûter

au labeur de l’artisanat qu’on appelle la citoyenneté

regarde ta clef de cuivre elle n’ouvre qu’une coquille vide


et voici qu’une époque tire à sa fin mon fils

malvenu tu es dans un monde de cannibales

si pitoyable et traître autour de toi

sur ton sentier passant au coeur de la jungle

des papillons voltigeurs des fourmis diligentes

des abeilles rieuses des dauphins éclaireurs

des éléphants sobres

des tortues averties des lamas blagueurs

des coccinelles colporteuses d’espoir

lisant l’avenir dans la marguerite

tu les rencontreras

mais tu croiseras sans doute aussi

des chacals affamés des hyènes sournoises

des scorpions au dard aiguisé

des renards se chamaillant avec des coqs

des boas étreignants des loups forbans des singes insolents

des araignées patientes de t’accueillir dans leur toile

des travestis en perroquet

mais ce sont de vrais animaux

leur intention leur caractère leur nature sont bien nets

c’est ainsi

leur seul souci est

de continuer à survivre

le plus vil des animaux

c’est l’homme aux traits obscurs mon fils

ne te fais pas mordre la jambe

ni l’aile ni le bras

ne te laisse pas arracher les plumes ou le poil

aie l’oeil autour de toi

devant derrière à gauche à droite

ne laisse jamais ta vérité

échapper de tes mains

prends-la ta clef bifide ta Zulfikar de cristal


et voici qu’une époque tire à sa fin mon fils

encore plus attiré sera ton coeur

par l’argent les biens la lumière la couleur

par un joli corps un regard aguichant

l’amour est un belle vadrouille mon fils

mille ébauches d’amour ne valent que 2 sous

la force la prestance l’allure la puissance

les marques les étiquettes le dernier cri la mode

vont empoigner ton coeur ébloui

vois le taxi que tu n’as pas appelé

attendre à ta porte

long de taxes large de dettes

tu n’es pas bien venu tu n’es pas bien voulu

dans cet esclavage volontaire réglable en tant de versements

ne sois ni sujet ni esclave évite-le mon fils à tout prix

prends-la donc ta clef de pierre tâchée de noir et blanc


et voici qu’une époque tire à sa fin mon fils

attache les cordons des 3 clefs à ta ceinture

pour ne pas les égarer

elles te feront descendre au puits

elles te feront en remonter

tu franchiras des collines et des montagnes

tu marcheras sur les sommets

tu traverseras des abîmes

tu éviteras les impasses

tu ouvriras des portes

tu fermeras des portes

aie le front pur un chemin heureux

une vie longue

ne la gaspille pas comme un fêtard

dieu seul sait combien d’unités elle a au compteur

garde la tête haute mon fils toujours

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel

yaşmak

turco | Reha Yünlüel


çarmıhın Îsâ'sından doğmuştu Mehdî
ağaçların şarampole düşmüş felçli ellerinde

"ben rüzgârın pelerininde
yaşmağınızın ucuna takılmayı düşlüyordum"
diyordu

ve sizin anlayabileceğiniz istasyonlardan
biri değildi rüzgâr

ismi hiç duymadığınız bir -ism olsa da
zaten bildiğiniz bir joerafyadan gelmiyordu

"ağaçlar sakatlıklarını
bir çift mevsimde ölürler"
dedi

tepedeki yapraklarını soyunmuş
incir ağaçlarını göstererek

"ölümlerinden olurlar, olurlarından ölürler"...

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

le voile

francês

il était né, le Mahdi,

du Jésus de la croix

au creux des mains raidies des arbres

tombées dans les ornières


« je rêvais d’effleurer

le bout de votre voile

porté par la pèlerine du vent » disait-il


mais le vent n'était pas un auvent

que vous puissiez saisir


vous n'aviez pas entendu son nom

il ne sortait pas d’une nomographie connue


« les arbres perdent leur difformité

pendant la double saison » dit-il


en montrant les figuiers dénudés

de leurs feuilles sur la colline


« la mort les fait mûrir

mûrir leur donne la mort »

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

beşinci yolcu

turco | Reha Yünlüel

hoyrat bir poyraz
buruşturur yüzlerimizi,
soğuk tabancanın namlusu
damlar elime

otobüs, durağına varmamıştır henüz
otobüs henüz durmamıştır
elim seni vurmamıştır

iki motorsikletli
gölün bir yakasında inerler,
okyunus görmemiş iki yunus
özlemle bakarlar göle:
gölü, akıllarında tutarlar

İpekyolu’nda bir kervan, güneşinden soyunur
iflâholmaz çöl, kumlarına şal niyetine sarılır
gözlerim İpekyolu’nda o kervana asılır
kervan, çölü deler geçer
başparmağım tabancanın horozuna asılır

kervan, gelincik tarlasına düşer:
tarla,
daha pıhtılaşmamış
kırmızı ve büyük bir can damlasıdır

horoz bir kez daha öter
gözgöz(e) tutuşmuş iki yunus,
yeni doldurulmuş çakmaklar gibi
tek alev şeridinden hâre’gürül bir kanar

tarlanın canı bir kez daha yanar

elim,
solşakağının yanık penceresini düşeder

durakta, mâvi ayaklı bir kadın vurulur:
sen,
daha pıhtılaşmamış
kırmızı ve
küçük bir cam damlasıdır

durakta dört ceset vardır;

yine de
otobüsün aklı fikri
intihârımdadır!

serin bir temmuz dolunayında
beş yolcusuyla kalkar otobüs
             tabancanın (u)yanık kapısından
                  gelincikler pıhtılaşır

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

le cinquième passager

francês

une bourrasque glacée

fripe nos visages

le canon du pistolet gelé

goutte dans ma main


le bus n'était pas encore arrivé

le bus ne s'était pas arrêté

ma main ne t'avait pas abattue


les deux motards descendent au bord du lac-

deux chiens de mer qui n'ont jamais vu la mer-

ils le regardent avec regret

     ils tâchent de s’en souvenir


sur la route de la soie une caravane se dévêt de son soleil

le désert frondeur s’enroule de sable comme d'un châle

      mes yeux s'accrochent à cette caravane sur la route de la soie

        qui troue le désert

     mon pouce s'accroche au chien du pistolet


la caravane est précipitée dans un champ de coquelicots :

     le champ,

     une lourde goutte d’être rouge

     pas encore coagulée


le chien aboie encore une fois

      les chiens de mer en feu, les yeux dans les yeux,

      saignent comme les flammes qui montent

      de briquets fraîchement chargés


le champ dans son être souffre à nouveau


ma main

rêve de la fenêtre brûlée de ta tempe gauche


à l'arrêt de bus, une femme aux pieds bleus gît abattue :

                     toi,

                     une petite goutte rouge de verre

                     pas encore coagulée


à l'arrêt de bus gisent quatre cadavres;


           mais

           le bus encore réclame

           mon suicide !


dans la fraîche pleine lune de juillet

le bus repart avec ses cinq passagers

      de la gueule roussie du pistolet

      des coquelicots coagulent

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

Manhaym'a yağmur yağıyordu...

turco | Reha Yünlüel

Manhaym'a yağmur yağıyordu
ve ben, bilirsin
yağmursuz yaşayamıyordum

bir mâvi yağmur dokunuyordu bana
ve sen
İspanyol kırması sevgilini
birbuçuk ay önce terketmiştin

Manhaym'a yağmur yağıyordu
bir İrlanda müziği vardı tam ortada
ben sırılsıklamdım
 sen de
 sende uğuldayan o güzelim müzik de
  ve ben şarabı hâlâ içmek için içiyordum
  tatmak için değil
    sense farklıydın
    tatmak için bekliyordum seni

kumarda kaybedilmiştim
zarlarım kırıktı
şâh çekilmişti şâhıma

Manhaym'a yağmur yağıyordu
bana sen
sana o İrlanda müziği
ne derlerse desinler
ıslaktım ıpıslak
 kâğıtlarımsa hiç sorma!
   yeşil çuhalı bir masada bir don bir gömlektim

dünyânın tüm biralarını deniyordum sırayla
sarhoştum ama devrilmiş değildim

gökte
ışıklardan bir top oluşmuştu
gecede

sarhoştum
kapitalistin allahı
komünistin peygamberiydim
çelişki annemdi

sırığın teki
işgâl etmişti görüntümüzü
  sırık da sırıktı hani
eşşekoğlueşşeği zıplayarak geçtik kıyısından
sırık öfkeliydi

Manhaym bende kaybolmuştu
ben Manhaym'da kaybolmuştum
sırıksa iki arada bir derede kaybolmuştu
                       anasını satmıştım
                       sırığın işte

gökyüzünde pamuk tarlaları vardı
toplanmamış
ben topladım!
canım sıkkındı
sarhoştum
içim acıyordu
Manhaym'a yağmur yağıyordu

şarkı söylüyordum
bir korna çaldı
   kornaya, kornayı çalana, kornayı îcat edene,
   kornayı kullanana, sevene, hürmet edene, kornanın ebesine
allahına kadar sövdüm
  korna şarkımı kırmıştı

Manhaym'a yağmur yağıyordu
bir uçağın pencere kenarındaydım
kanadında
"kanadında yürünmemesi rica olunur" yazılıydı
 trenlerdeki "pencereden sarkılmaması rica olunur" cinsinden
 âdet yerini bulsun diye belki de

bilmem kaçbin fiit yükseklikte
uçağımın kanadında yürüdüm
ardımdan
açtığım pencereyi kapattı bir hostes
  alaylı bir gülümsemeyle

Manhaym'a yağmur yağıyordu
sahnede bir İrlanda müziği ağlıyordu
  ben münâsip bir yerde atladım uçaktan

gözlerimi Manhaym'a dökmüştüm
  Manhaym'a yağmur çökmüştü
  ben Manhaym'da çökmüştüm
    Manhaym'a yağmur yağıyordu

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

il pleuvait sur Mannheim

francês

il pleuvait sur Mannheim

et moi, tu me connais,

je ne pouvais vivre sans pluie


une pluie bleue me touchait

et toi

tu avais quitté ton amant

le métis espagnol

un mois et demi auparavant


il pleuvait sur Mannheim

tout au milieu

une musique irlandaise jouait

j’étais mouillé

toi aussi

la musique gémissait en toi, aussi

je ne buvais le vin que pour boire encore

et non pour le savourer

toi, tu étais différente

j’attendais de te savourer


j’avais perdu ma mise

mes dés étaient pipés

on avait dit « échec » à mon roi


il pleuvait sur Mannheim

tu pleuvais sur moi

la musique irlandaise sur toi

quoi qu’ils aient pu dire

j’étais tout mouillé

ne me parle pas de mes cartes

je jouais ma dernière chemise sur le tapis vert


je goûtais toutes les bières du monde

j’étais saoul mais je ne suis pas tombé


au ciel

un ballon de lumière est apparu

dans la nuit


j’étais saoul

j’étais le dieu des capitalistes

le prophète des communistes

la contradiction était ma mère


un grand dadais

a envahi notre champ de vision

c’était vraiment un grand dadais

on est passé devant ce benêt en sautillant

le dadais était furieux


Mannheim était perdu en moi

j’étais perdu en Mannheim

et le dadais était perdu entre le temps et nous

voilà, j’avais réussi

à m’en débarrasser


il y avait des champs de coton

qui n’avait pas été cueilli

je l’ai cueilli !

je m’ennuyais

j’étais saoul

j’avais mal en moi

il pleuvait sur Mannheim


alors que je chantais

un klaxon a klaxonné

j’ai insulté

le klaxon, celui qui a klaxonné, celui qui l’a inventé,

celui qui l’utilise, qui l’aime, qui le respecte, qui l’a mis au monde

jusqu’à son dieu

le klaxon avait brisé ma chanson


il pleuvait sur Mannheim

dans l’avion j’étais assis à côté du hublot

il était écrit

"ne pas marcher sur l’aile"

comme dans les trains "ne pas se pencher par la fenêtre"

pour que les usages persistent, peut-être


je ne sais à quelle hauteur

j’ai marché sur l’aile de l’avion

une hôtesse de l’air

a fermé derrière moi

avec un sourire moqueur

le hublot que j’avais ouvert


il pleuvait sur Mannheim

sur la scène la musique irlandaise pleurait

dès que j’ai pu

j’ai sauté de l’avion


j’avais versé toutes mes larmes à Mannheim

sur Mannheim la pluie s’était déversée

la pluie m’avait renversé

il pleuvait sur Mannheim

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

kırmızı hapşırık

turco | Reha Yünlüel

gece,
dünyâsına yapıştırılmıştı;
kaygan,
ve yapışkan siyâhî bir uçurumun,
önünde,
          tam önünde
                aşağıya bakışı kadar korkunçtu
                                                          karanlık!

parmaklarının önünde akan akşamı
gözkapaklarıyla tutmaya çalışan hırçın bir saatti kadın,
               kırmızı bir gece lambasının
               karanlığı kendine dönüştüren sesinde
               ya da yelkovanın
              akrebine verdiği saatbaşı bûsesinde

kadın, patlatırdı kendini bir yerlerde
adam, mayınlanmış bir ölüyü çiğnerdi
                 yürekleri kalbikatür çocuklar
                 ağlardı her ikisinde de…

sarı, haşarı çocukların sarı kibritlerinden
tutuşurdu kaçak tüpgazlar
             maldan yangın kaçırır gibi bakarlardı
             mahkeme zabıtlarından

saçlarının kızılını bulutlara dağıtmış bir gülbatımında
akkara leylekler gagalarıyla alkışlarlardı
alkara kostümlü gösteriyi

Banksy fırçasından önlüklü,
kravatlı bir zebra düşerdi
göz(k)aralıklarına,
           ve diğer onbir ayına gözlerinin;

bir Massai yerlisi geçerdi
adı’mları yarı kapalı,
söylediklerine göre
Mişigın üniversitesinden dip’lomalı…

Afrika’da şu an bir güneş batmaktadır
gedikli bir kameraman
asar gaz lambasını baobab ağacına
‘nasıl bir ölüm’le bakar
güneşin bir diken gibi
Azrâil Vâdîsi’ne uçsuz bucaksız batışına!

filler kavurmaktadır su borularını!
vâhası serabına karışık Afrika çöllerinde
anlamak mânidir fil yavrularının sus’uzluğunu!

bahçeli kilisenin tonton râhibeleri
kiraz toplamaktan gelmektedirler
            al lekeli ak fistanlar içinde
ve dalından
yeni koparılmış günahlar gibi saklarlar kirazlarını
           top yüreklerinin tor menzilinde…

uzak bir ülkede Timoti isimli bir adam
araba gibi kullanır vücudunu
beynine yekvücut inanarak
      intihâr eder onlayn, sekseninde!
                saklanması üzere beyninin
                bin yıl sonra geriye dönüşünde
                kestirir boynundan
                tası çoktan atmış kafasını
                ve başsız cesedini
                mîrâsçısız intikal ettirir devlete!

“kaç tükenmez kalemde
tükenir bir aşk?” der birisi
“ve bir ölüm
kaç sahifeden ibarettir?!”

kâbiliyetsiz aşklarda boğulur yüzler
hikâyesini ise
bisikleti üzerinde hapşıraduran adam anar

her ne kadar kötü bir öyküyle
hançerlenmişse de sırtından bu şiir
inatçı bir gecede uzamış sakalları yanar

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

éternuement rouge

francês

la nuit

était soudée à son monde

les ténèbres aussi terribles

que son regard vers en bas

        devant lui

           juste devant lui

               comme un abîme noir collant

                   glissant !


la femme c’était une horloge revêche

dont les paupières tentaient de happer

la nuit coulant devant ses doigts

      dans l’écho d'une lampe rouge

      qui changeait le noir en clarté

      ou dans les baisers qu’à chaque rencontre

      la grande aiguille donnait à la petite


quelque part la femme se faisait exploser

l'homme mâchait un cadavre miné

      pour tous les deux, des enfants

      le cœur moqueur pleuraient…


des bombonnes de butane

s'enflammaient aux allumettes jaunes

des enfants blonds et délurés

     à travers les comptes-rendus de la Cour

  ils regardaient comme s’ils voulaient

  sauver les flammes de leur proie


dans le crépuscule de roses versant

le roux de ses cheveux sur les nuages

les cigognes en noir et blanc acclamaient de leur bec

le spectacle costumé donné en rouge et noir


un zèbre au tablier et portant la cravate,

sorti tout droit du pinceau d’un Banksy

tombait dans tes yeux au noir de décembre

      puis dans les onze autres mois de l’année


un indigène Massaï déambulait

de son pas entrebâillé

de l'université du Michigan

diplômé on le disait


le soleil à présent s’enfonce en Afrique

où un cameraman familier

accroche sa lanterne à un baobab

saisi de mille morts il regarde

le soleil comme une épine plantée

à l’infini dans la Vallée d’Azraël !


des éléphants calcinent les rigoles de l’eau!

dans les déserts d'Afrique

où l'oasis et le mirage se confondent

personne ne peut comprendre

la soif muette des éléphanteaux !


les sœurs potelées de l'église

revenaient du jardin

avec leur cueillette de cerises

        vêtues de blanc, tachées de rouge

mais leurs cerises, elles les cachaient

comme des péchés fraîchement cueillis

       parmi les desseins de leur cœur


dans un pays lointain,

un homme du nom de Timothy

conduit son corps comme une auto

il n’a foi qu’en son cerveau

       se suicide en ligne à quatre-vingts ans

       se fait décapiter

       pour qu'on garde son cerveau

  qui en a perdu la tête

      quand il reviendra dans mille ans

      il lègue à l'Etat son cadavre

      sans tête et sans héritier


« combien de stylos à bille faut il

pour épuiser un amour ? » dit l'un

« et combien de pages contiennent

une mort ?! » répond l’autre


les visages se noient dans les amours malhabiles

et l'homme qui éternue sur son vélo

raconte son histoire


même si ce poème est poignardé dans le dos

par une mauvaise fable

sa barbe brûle

qui a poussé par une nuit rétive

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

hobisiz, fobisiz, bobisiz bir hayattan enstantaneler

turco | Reha Yünlüel

fobisi olmaz işçi sınıfının
karanlıktan korkmaz, böcekten,
kandan ve çalışmaktan
ışıktan, sudan ve hastalıktan
çalıştıkları makineleri
bir vidayı kilitleyen somun gibi
tamamlar onlar, âlet-edevâtı
bir maddenin derinliğini doldururlar
var güçleriyle içlerini boşaltarak
madde maddedirler, gıdım gıdım, asker,
ekmeği aslanın ağzından
dişini sökercesine alıverirler
boş zamanları yoktur, boşa harcayacakları
çarçur edecekleri bir hayatları, yoktur
çok üzülecek ve çok sevinecek zamanları
yoktur, yokturoğluyoktur, depresyonları,
katakullileri, kıyak konusu olabilecek şeyleri,
gece hayatları yoktur onların,
işleri değilse eğer geceleri;
taksiye binmezler, gündüz ya da gece tarifesi
ayrı bir mânâ, hovardalık yapmazlar, ayrı bir mânâ
modayla aralarında açık fark, mânâ, fink atmazlar
istatistiklere bir işleri varsa ya da yoksa diye geçerler
işi olmayanlar da girebilir çünkü
elini kolunu sallaya sallaya istatistiklere,
mânâdan mânâya sıçrayıp;
en çok da seçimlerde hatırlanırlar
-bir oy bir oydur, bir oy bir oy; oy oy oy!-
şişmanlamazlar, gıdıları yoktur
fazla eşyâsı olmaz onların, hiç mülkleri, ayrı bir
adâlete derin inançları, allah baba’ya kesin, ayrı
fazla olmaz karılarına ve çocuklarına inançları, bir mânâ
toplu taşıma araçlarının o sessiz müdâvimleri
küçük kulübelerde yaşarlar yasalsa durumları
-salsa ya da değilse çoğun gecekondularda
ve minnâcık apartman dairelerinde
çemberini sarmalayan bir döngüye kirâcı
ya da kendilerine tahsîs edilmiş
minyon metrekarelerde ismine sosyal konut denilen
klostrofobiden uzak
göze bakmazlar, batmazlar
işten kaçmazlar, kaçamazlar
açlık, soğuk ve sefâlet
devlet: babadır, anadır, herşeydir; yâni hiç
işçileri üvey evlât bile değil
besleme hiç
zengin mutfağında
bahçıvan ya da aşçı hiç
sevilip sevilmemekten uzak
olup olmamaktan
olmalarıyla ölmeleri birdir
çoktur çünkü onlardan
görünen görünmez onlardan
konusuzdurlar, sıfatsız, zamirsiz
ve bilfiil fiilsiz, yan cümleleri yoktur
yan bakan cümleleri, kafaya takan, takılan
gramerleri bozuktur, ağızları bozuk, kafaları
ama dilenmez işçi sınıfı
çalışır ve yakınmaz aslâ çalışmaktan
ve kanâat getirmekten
kıt kanâat yaşamaktan
habire tabandan tavana
kanat çırpmaktan
tüyleri parlak değildir
etleri leziz
kanları saf
değildir de değildir de ne değildir
ne uzalır ne kısalırlar
ne de artar eksilir
tüm işleri güçleri iştir
bu sınıf koliktir
hobisiz, fobisiz, bobisiz
kahve arkadaşlarıyla tavla oynarlar
-hepimiz, hepiniz gibi-
pişpirik, pişti, papaz kaçtı,
- hepimiz, hepiniz gibi -
dördüncüyü bulurlarsa okeye dönerler
- topumuz, topunuz gibi -
ölmez de emekli olabilirlerse
asgarî ücretin asgarîsinde beklerler
-kendileri gibi, kendileri gibi-
örgütlenirlerse sınıflarını geçerler
örgütlenmezlerse aynı sınıfa tâlim
-yâ Rabbi şükür, yâ Rabbi şükür-
emekli maaşını alabilmek için paramatik kuyruğunda
borcu ödenmemiş bir hastâne odasında,
kâh kahvede kâh televizyonlarının önünde
ya da saçma sapan bir kazâda
bir gün canlarını verirler
ecelleri kısadır onların, ecelleri acemi
ecelleri « bir varmış, bir yokmuş »
ecelleri ecellerine susamış
ardlarından başsağlığı ilânları yayınlanmaz
hatırlanmaları için ne bir sebep vardır
ne de bir vesîle
işsizliklerinde
ya kendileri olurlar ya alkolik
yahut da bir serseri mayın
kendilerine çarpıp
kendilerinde patlarlar
sararmayan bir sendikayla sınıf olup
sarı bir sendikayla ya da sendikasız
ipince bir ipişçi kalırlar
kalakalırlar
bobisiz bir modernliğe
karabaş karabaş
bakakalırlar.

© Reha Yünlüel
from: Evrensel Kültür Dergisi, S. 226
ISTANBUL: Evrensel Kültür, 2010
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

instantanés de vie sans hobby, sans phobie, sans toutou

francês

La classe ouvrière n’a pas de phobie

Elle n’a pas peur du noir, ni des insectes

Ni du sang, ni du travail

Ni de la lumière, ni de l’eau, ni de la maladie

Ils se fixent aux machines comme les vis aux écrous

Ils deviennent la matière

En y vidant leurs entrailles

Pion après pion, goutte après goutte, soldats

Ils cherchent leur pain jusque dans la gueule du lion

Comme s’ils en arrachaient une dent

Ils n’ont pas de temps libre, pas de temps à tuer

Pas de vie à gaspiller non plus, pas de temps

Pour être très triste ou très gai

ce temps-là, il n’y en a pas, ni pour déprimer

ni pour tricher, ni pour faire une fleur à personne

ils ne sortent pas le soir

sinon pour aller travailler ;

ils ne prennent pas le taxi, pas de tarif de jour ou de nuit,

c’est un signe, ils ne sont pas dépensiers, un autre signe

ils sont loin de la mode, nouveau signe, ils ne font pas la foire

ils entrent dans les statistiques qu’ils travaillent ou qu’ils chôment

car ceux qui chôment y entrent aussi à volonté

en sautant d’un signe à l’autre

on se souvient d’eux surtout pendant les élections

une voix est une voix, une voix, wouah wouah wouah

ils ne grossissent pas, pas de double menton

ils n’ont ni meuble ni immeuble, un signe encore

ils ne croient pas vraiment à la justice, ni à Dieu le Père, un autre

ils ne font pas confiance à leurs femmes ni à leurs enfants, signe

usagers silencieux des transports en commun

ils habitent dans de petites cabanes s’ils sont en règle

s’ils ne le sont pas, dans la tôle des bidonvilles

et dans de tous petits appartements

comme des locataires pris dans un cercle vicieux

ou ce qu’on a prévu pour eux

quelques mignons mètres carrés des habitats sociaux

sans autorisation de claustrophobie

ils ne regardent pas dans les yeux, n’attirent pas les regards

ils ne fuient pas le travail, ils ne pourraient le faire

la famine, le froid et la misère

l’Etat : c’est le père, la mère, tout ; c'est-à-dire rien

ses ouvriers ne lui sont même pas des enfants d’un autre lit

même pas un enfant recueilli

ni jardinier ni cuisinier

dans une maison de riches

ils sont loin d’aimer et d’être aimés

d’être et de ne pas être

vivre ou mourir pour eux c’est tout un

car ils sont nombreux

eux qui sont visibles et invisibles

sans sujet, sans adjectif, sans adverbe

verbalement sans verbe,

sans complément de regard indirect

qui occupe et préoccupe la tête

grammaire brisée, langage brisé, tête cassée

mais elle ne mendie pas, la classe ouvrière

elle travaille et ne fait jamais le reproche

de continuer ce qu’elle fait

de vivre avec ce qu’elle a

de battre des ailes entre sol et plafond

leurs plumes ne sont pas brillantes

ni leurs chairs des délices

et leur sang n’est pas pur

qui sont-ils, que sont-ils, que ne sont-ils pas

ils ne grandissent pas, ne diminuent pas

ni pires ni meilleurs, toujours pareils

le travail est leur seule occupation

c’est une classe droguée au travail

sans hobby, sans phobie, sans toutou

ils jouent aux cartes avec les copains de bistrot

- comme nous tous, comme vous tous -

au rami, à la canasta

- comme nous tous, comme vous tous -

S’ils trouvent un quatrième

Ils font une belote

- comme nous autres, comme vous autres -

S’ils arrivent à la retraite

Ils vivotent au minimum du SMIC

- comme eux-mêmes, comme eux-mêmes -

S’ils se syndiquent, pour eux c’est le succès

Sinon, ils restent dans la même classe

- Grâce à Dieu, Grâce à Dieu -

Un jour ils rendent l’âme

En faisant la queue devant un guichet automatique

Dans une chambre d’hôpital impayée,

Dans un café ou devant la télé

Ou bien dans un accident absurde

Leur vie est courte, leur vie est novice

Leur vie c’est « il était une fois »

Leur vie c’est jouer avec la vie

On ne publie pas leur avis de décès

On n’a aucune raison ni d’occasion

De se souvenir d’eux

Lorsqu’ils sont au chômage

Ils deviennent eux-mêmes ou bien alcooliques

Ou sont comme des mines à la dérive

Qui se heurtent à eux-mêmes

qui explosent en eux-mêmes

Ils sont une classe avec un syndicat qui ne jaunit jamais

Avec ou sans syndicat jaune

Ils deviennent des ouvriers tous rabougris

Ils contemplent la vie moderne sans toutou

En bons chiens bergers des montagnes

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel

katedralden düşen kuş

turco | Reha Yünlüel

katedralden bir kuş düşer
bildik bir Strazburg akşamının üzerine
bir mevlüt okunur
bir ağıt yakılır
        ardından o karanlıkta
        bir canavardüdüğünün peşisıra

imamın sesi kısılmıştır
papazın yüzüyse allak bullak
bir kalabalık toplanmıştır Kleber Meydanı’na
     kalabalığın dudakları
     adı bilinmedik bir şâirin mısrâlarına tutukludur

katedral sessizdir
mumları alev almaz
kapıları ardına dek açıktır
kimsecikler girmez

kalabalık
Kleber Meydanı’ndadır
ses ve alev de

köşebaşındaki ayyaş bir zencinin
gözleri tarafından gözaltına alınır
kalabalığın dudakları ossaat


zencinin gözleri kançanağı kırmızıdır
     katedralin tüm alevi gözlerindedir
     şehrin tüm sesi şişesinde
     her yudumda o an şâirdir kendileri

mısrâlar
mısrâları tutkular

kim şâirdir kim değil
anlamak gereksizdir

şarabında kaybolmuş şişesinin
      dibindedir şâir

balkonundaki çamaşır ipine şâirin
bir çift gökkuşağı asılıdır

kurumamaya yeminli
          gökkuşağından damlar hepsi:
              alevi ve sesi yitik katedral; zencinin kan çanağı;
              kalabalığın huzursuzluğu; adı bilinmedik şâirin adı

hepsi, ama hepsi
kullanılmamış bir haritaya sargılıdır
           dört kitapta yazmasa bile adı, şâirin,
           dağcının el kitabında muhakkak yazılıdır

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

oiseau tombant de la cathédrale

francês

un oiseau tombe de la cathédrale

dans la nuit familière de Strasbourg

le mawlid est récité

un requiem, chanté

      dans les ténèbres

          en écho aux sirènes policières


la voix de l'imam était enrouée

le visage du prêtre bouleversé

Place Kléber

la foule se rassemble

     ses lèvres

     prisonnières

     des vers du poète inconnu


la cathédrale est silencieuse

les cierges ne s’enflamment pas

les portes sont grand ouvertes

personne n’y entre


la foule est sur la place Kléber

la voix et la flamme aussi


les lèvres de la foule

sont surveillées

par les yeux d'un Noir ivre

au coin d’une rue


rouge sang sont les yeux du Noir

      la flamme de la cathédrale

         s’y reflète

      la voix de la ville

        est dans sa bouteille

à chaque gorgée bue

     il se fait lui-même poète


les vers

talonnent les vers


qui est poète ? qui ne l’est pas ?

ne cherche pas à savoir


le poète est au fond de la bouteille

      elle-même noyée dans son vin


à la corde de son balcon

pendent des arcs-en-ciel mouillés

faisant serment de ne pas sécher

          tout s’égoutte :

    la cathédrale sans flammes ni voix,

    le rouge sang des yeux, l’inquiétude de la foule,

    le nom du poète inconnu


et tout, tout ensemble

s’enroule autour d’une mappemonde vierge

      même s’il n’est pas inscrit

         dans les livres sacrés

      le nom du poète est sans doute noté

        dans le guide des montagnards

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

karınca duası

turco | Reha Yünlüel

öyle bir elden düşme elelelik ki bu bizimkisi
hiç elden düşmez bir kere kelepirliğine keçi,
hani sanki uçsuz bucaksız bir bayrak yarışı
hani, tâzeliğini yitirmeyen sabahçı demi!

anteninden büyük bir işe mi kalkıştı biri?
el atıverir öteki, kol geriverir beriki;
yuvayı hüzün mü bastı?
kolları bir güzel sıvar,
çağırırız onbir ayın duru sultânı
Kemanî arı HayHay bey’i.

düşmez kalkmaz bir Allah -biliriz-,
birimiz düşerse hepimiz elimizi veririz;
birimiz unutsa birimiz hatırlar, hatırlatır,
yalnızlığı un ufak eder de yeriz biz!

laf ebesi turşucu Lafonten Efendi
halt etmiş bize kalırsa!
karamsar ağustos böceklerine de
mutlakâ açıktır fabl kapımız,
kar kargaşa ya da fırtına günleri.

ne ayaklarımız karıncalanır
-işte bu yüzden- bizim,
ne ayaklarımıza kara sular iner
ne ben'lerimiz üşür yaz günleri
ne de aklımız perde perde yiter!

kıskançlık derseniz pişmiş aş'a soğuk inat,
o da mırmır paspası şu aş’kapımızın
ayaklarımızı siler de îtinâyla, her yuvanın alınlığı
ata yâdigârı karınca duası bu fabldan böyle gireriz.

© Reha Yünlüel
from: Evrensel Kültür Dergisi, S. 138 / Haziran-2003, s. 23
ISTANBUL: Evrensel Kültür, 2003
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

la prière de fourmi

francês

c’est notre main-dans-la-main,

d’occasion, mais toujours en main ;

obstinée comme une chèvre, c’est une bonne occasion !

comme une course de relais sans fin,

comme un vin nouveau vieillissant bien


si la tâche est trop lourde pour mes antennes,

l’une me donne un coup de main, l’autre me soutient

si la tristesse envahit notre nid

on se retrousse les manches

on appelle Carnaval à l’aide, avec sa bande de gais lurons

et encore, la cigale et son violon


seul Dieu est infaillible, nous le savons

si l’une de nous tombe, l’autre lui tend la main

si l’une de nous oublie, celle-ci se rappelle,

celle-là nous le rappelle

nous émiettons la solitude ainsi !


le bavard M. de la Fontaine

dit des sottises ! –c’est notre avis-

car dans notre fable la porte reste ouverte

même pour des cigales cafardeuses

par temps d’orage, par temps de pluie


c’est pour ça que nos pattes n’ont jamais de fourmis

que nous nous levons rarement du pied gauche

nous n’avons pas froid à l’âme en été

nous autres, nous ne perdons jamais l’esprit


si vous nous demandez « et la jalousie alors ? »

en ajoutant de l’huile sur le feu

-elle est le paillasson de notre seuil d’âmour

en essuyant nos pieds soigneusement,

nous entrons par cette fable de nos ancêtres

inscrite au fronton de chaque nid

la prière de fourmi

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel

çırak

turco | Reha Yünlüel

        Simurg’a

hepimiz
çırak yamanmışız
bu hayata:

yamadıkça
deliklerimizi
açılır delik…

© Reha Yünlüel
from: Katedralden Düşen Kuş
ISTANBUL: Virtüel, 2000
ISBN: 975-96720-4-9
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

apprenti

francês

         au Simorgh


nous sommes tous apprentis

tous rapiécés

dans cette vie


en rapiéçant nos brêches

la brêche s’élargi

french version / version française : Belkis Sonia Philonenko, Pascale Gisselbrecht, Reha Yünlüel

yok

turco | Reha Yünlüel

böceklerin adaleti yok
çiçeklerin vicdanı
rüzgârın, karın, yağmurun
sevgisi ya da nefreti
denizin şaşkınlığı yok
bulutların insafı
buzulların tevekkülü
dağların otoritesi
ağaçların tahakkümü
yok zirvelerin gururu
balıkların marifeti
fillerin inancı
yok ornitorenklerin kuşkusu ve isyanı
taşın kuruntusu ya da özlemi.

© Reha Yünlüel
from: iç. Akatalpa, S. 152 / Ağustos-2012, s. l
Audio production: Hans-Pascal Blanchard

non-existence

francês

il n’est pas de justice chez les insectes

ni de conscience dans les fleurs

ou d’amour et de haine

dans le vent, la neige et la pluie

pas de stupeur dans la mer

ni de clémence du nuage

absente est la résignation du glacier

l’autorité des montagnes

la domination des arbres

ou la fierté des sommets

pas d’ingéniosité dans le poisson

ni de croyance chez l’éléphant

pas de doute ni de rébellion pour l’ornithorynque

il n’existe ni méfiance ni nostalgie dans les pierres



french version / version française : Belkis Sonia Philonenko & Reha Yünlüel

Bon pour le service

francês | Maurice Chappaz

Qu est-ce que la patrie ? Ce n’est rien d’autre
que le pays de mon enfance et pour celui-là je
trahira, et vomirai la dite patrie nouvelle, et en
parfaite innocence aussi, si cela avait pu me le
rendre, j’aurais tué, volé et donné tous mes biens.
   Ah ! si mon encre pouvait faire couler le sang !
   C’est cela être poète.
   Prends ton fusil, Grégoire.
   Et tire sur les faisans.

© Maurice Chappaz
from: Les maquereaux des cimes blanches
Vevey : Editions Bertil Galland, 1976
Audio production: H.Strunk / M.Mechner, literaturWERKstatt berlin, 2003

Sağlam Raporu

turco

Ne ki vatan? Uğruna, yeni vatan denilene kusup
ihânet edeceğim, ve geri getireceğini bilsem, tüm saflığım
ile öldürecek, çalacak ve mülkümü verecek olduğum
çocukluğumun ülkesinden başka bir şey değil.
  Âh, bir de mürekkebim kan akıtabilseydi!
  İşte budur, şâir olmak.
  Doğrult tüfeğini Greguar
  Ve indir bir bir sülünleri.

fransızca aslından çeviren: reha yünlüel / şiirhâne