KIRLARA VEDA

Gözyaşlarının gücü vardı eskiden;
ırmak yüklü adamlardık tuz katarlarının ardınca giden,
gölgemizde damlaların bıraktığı izlerden
açılırdı hayal tuzun suda bukağısı çözülürken.

Utanır arınırdık şehirde fazla kalmak suçundan;
akıl danışırdık yağmura: Nasıl döneriz
evlerimize doğu yollarından;
nasıl fener yapıp kemiklerimizden, tütsüleriz
gecenin mor arılarını çıkınca kovanından?

Çoraksa gece: Saçlarda yıldız, gözlerde yeni yağmur,
sarı bir zaman dilimi gibi yanan fenerler
(mum yanar, yağ dolanır, mumyalar toprağı çamur),
kanda yaralar gibi gülün ağrıttığı dikenler...

ardımızda yoksul ve yerli bir söylenti,
böyle yürürdük ateşli ekinler gibi menzilsiz.
Yoktu buğdaya un olmaktan ötesi;
bulgur çeken kadınlardan doğduk ya biz,
güneşi taşta sırmalayan o kırıntı bilgeleri,
aya bakan sundurmalarda çatlak topuklu annelerimiz,
sıcak bağımız, güleç mısırımız, dindar soğan tilmizleri,
o topuklar, ah o topuklar ve kerpici terk edişimiz...

Kızıl toprak ve iri saman, yani Allah’ın harcı
gözyaşlarının gücüyle eskiden
serin eviçlerine sarı bir mahrelik sunardı,
yağmur bir dua gibi geçerdi pencerelerden;
yetim insan toprağın vicdanıyla doyardı...

Demem o ki,
gözyaşlarının gücü vardı eskiden.

© Adnan Özer

FAREWELL TO THE COUNTRY

Tears used to have power;
we were men loaded with river, following trains of salt;
the dream would be revealed by the traces left by water drops in our shadow,
as the fetters of salt would come undone in water.

We would be ashamed, acquit ourselves of staying too long in the city;
we would consult the rain: how do we return home eastward bound?
how do we build a lantern out of our bones and fumigate
the purple bees of night when they come out of their hive?

If the night is barren: stars in our hair and rain once more in the eyes,
the lanterns burning like a yellow slice of time
(the candle burns, the oil wraps, the mud mummifies the soil),
the thorns hurt by the rose are as wounds in the blood...
a poor and native rumour behind us...

So we used to march out of range like fervent crops.
Wheat could become nothing but flour;
we were born by women cracking wheat,
those sages of crumb painting the sun gold on the stone,
our mothers with their cracked soles on roofs facing the moon,
our hot vineyard, smiling corn, pious onion shoots;
those soles, oh those soles and the way we deserted bricks...

Red earth and coarse hay, God’s mortar
used to offer a yellow intimacy to cool homes
with the power of tears;
the rain would pass through the windows like a prayer;
an orphan would survive on what the had to offer...

What I mean to say is that,
tears used to have power.

Translated by Sehnaz Tahir